17 Kasım 2011 Perşembe

Gece Yolculuğu
















Gece yolculuğu. Tedirgin bir uçuş. Uçak ağır ağır ilerliyor, içeriden bakanlara göre. "Kalmak mı zor gitmek mi" kararsızlığı var sanki üstünde. Tıpkı bizim gibi. Dışarıdan bakanlara göre ise ne çabuk akıp gidiyor, ne işler başarıyor bu demir yığını! Tıpkı bizim gibi.

Şehirler geçiyor altımızdan. Bir görünüp bir kayboluyorlar. Simsiyah bir fabrika bandında ilerleyen, ışıltılı küçük paketler gibiler. Biz de göya "iyilerini" seçiyoruz kıt bilgimizle. Oysa tek baktığımız şey ışıkları. En ışıklı, en geniş olanını, yanımızdakine "hey şuna baksana, ne güzel!" etiketiyle sunuyoruz. Sahi, hangi ara mütevazılığı övüyorduk biz?

Şehirler geçiyor demiştim, evet hala geçiyorlar. Dediğim gibi küçüğü de makbul benim için, yeter ki içinde sen ol. İçinde senin ve benim olduğum sahneler kuruyorum her bir şehirde. Şehirler geçiyor, sahneler değişiyor, sen benimle geliyorsun.

18 Ekim 2011 Salı

"O"nun günlüğüne mektuplar - 17 Ekim 2011

Nasıl yapıyorsun bilmiyorum! Bir tür sihir... Seni hiç elinde sihirli değnekle görmedim ama başka bir yolunu bulmuş olmalısın. Yanında olup nasıl yaptığını izlemek isterdim. Yine de gösterini uzaktan izleyip, şaşkın ve sevinçli küçük çocuklar gibi bakakalmak da güzel. Öyle göz kamaştırıcı ki...

Kulağa inanılmaz geliyor, ama berbat geçen günüm senin beş kelimenle tebessüm ederek bitiyor.

21 Ağustos 2011 Pazar

İç Sıkıntısı, Göç Sıkıntısı

















Son zamanlarda bir iç sıkıntısı aldı başını gidiyor. Haberler üst üste geldi. Dost kuşlar göç ediyormuş. Kimi hemen bir dal öteye, kimi uzağa, kimi çok uzağa... Her mevsim geçici ve nöbetleşe kaybolan, savaşan şahinleri de katınca kaybım bir anda arttı.

Bazısını uzun zaman göremeyeceğim, bazısını -söylemek bile zor geliyor- bir daha görür müyüm bilmem. Her dost vedasının fonunda "Elbet bir gün buluşacağız" çalar, ama -doğruya doğru- teybi kapatınca şarkıyı hatırlayan pek çıkmaz.

"Neyi kaybettin?" derseniz, kalkıp da "Alın işte her güne şu kadar muhabbet, bu kadar kahkaham eksik" diye tutup ölçecek bir mezuram yok. Hem bazısıyla oturup iki lafın belini kırmışlığımız bile yoktur. Beraber en fazla sabah selamlarını, iki bardak çayı, hadi olsun olsun bir mesai yemeğini paylaşmışızdır. Tabii buna karşılık, bazılarıyla da çokça vakit geçirdim. Herkesin içinde bir tek kişi tarafından anlaşılmanın güzelliğini de yaşadım onlarla, tam tersine herkes aynı anda gülerken duyulan "Ama ben anlamadım!?" nidasının sevimliliğini de... Onlarla geçen zaman hep değerliydi, hiç boşa harcanmadı.

31 Temmuz 2011 Pazar

Acemi Bir Aşçı
















Yüksek duvarların gerisinde iddialı kahkahalar duyuluyor. O an dünyanın en mutlu kişisi olduğunu ispatlamak istercesine iddialı... Yarınını garantiye almanın rahatlığıyla ağızdan çıkan neşeli ve ironik cümleler kulaklarda:

- Anı yaşayacaksın şekerim !

Ve duvarın öte yanında, gerçekten "an"ı yaşayan fakir bir genç. Ne geçmişi, ne geleceği; elde avuçta kalan son şeyi olan "an"larıyla yaşayan genç. Sorsan söyleyemeyeceği geçmişi, sorsan "bilmem ki" diyip dudak bükeceği geleceğini yolun kenarına atalı çok olmuş. Artık yolculuğun tek amacı, "an"ları sağ salim yan yana dizmek, kendi yaptığı bu "hayat tespihi"ni her çektiğinde "ya sabır" demek... "Ya sabır, bu günler de geçer inşallah!"

Bu gözler böyle dengesiz duran çok tahterevalli gördü bu zamana dek.

Tepede duran güneşin sıcak bir tavaya çevirdiği otobanda, sıkışıp duran arabaların egzozlarını soluyan küçücük çocuğun, o sıcakta sattığı sulardan birini bile açıp içememesini de gördü bu gözler; yalnızca bir jip camı uzaklığındaki yaşıtının, elindeki yeni elektronik oyuncağıyla bağırış çağırış oynamasını da...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

"O"nun günlüğüne mektuplar - 16 Mayıs 2011

Doğumgünün... Doğumgünlerin beni hüzünlendiriyor, beraber olmadığımız, olamadığımız günlere çok önemli bir tanesi ekleniyor. Günbegün kırıntılarını düşürdüğüm umudumdan, büyük parçalar kopuyor böyle günlerde. Çünkü umut fakirin ekmeği değil yalnız, sevdalının da ekmeği.

10 Mayıs 2011 Salı

Çaput


Köyün en bakımsız ağacıydı. Evlerin bile terk ettiği bir tepede, tek başına durur, manzarayı seyrederdi. Büyük şehirlerin yalnız yaşlıları gibi, uzakta gördüğü çocukların gelip de kendi yanında neşeyle oynamalarını nasıl da beklerdi. Bazen gerçekten gelirlerdi, kimi annesinin elinden tutup, kimi kaçan topunun peşinden koşarak. İşte o zaman bir bayram sabahı mutluluğu yerleşirdi ihtiyar gövdesine.

Sair günlerde kendini en özel hissettiği zamanlar, misafirlerini ağırladığı anlardı. Misafirleri her daim sessiz ve çekingen olurdu. Ellerinde renkli kumaş parçaları ve bezlerle usulca yaklaşır; göz ucuyla, adeta dikkat çekmemeye çalışarak, uzanabilecekleri bir dal parçası arar; buldukları ilk dala bezi bağlayıp başları öne eğik mırıldanmaya başlarlardı. Bazen fısıltıları gözyaşlarıyla ıslanıp toprağa karışırdı; o zaman acıyı köklerinde hissederdi bu ihtiyar sırdaş.

Üzerine düğümlü kumaşlarla rengarenk bir elbise giymiş gibiydi. Her bir renk farklı bir haykırışı temsil ediyordu sanki: Bereketli hasatların sarısı, imkansız sevdaların kırmızısı; gurbette kalan asker yeşili, hasretle beklenen evlat mavisi... Kimi hayaller de bu bezler gibi sonradan solmuş olsa da, kimse bu adetten vazgeçmezdi. Bazıları kimseyle paylaşmadan gelir ona anlatırdı tüm sıkıntısını. O da sabırla dinlerdi herkesi. Doğası gereği artık meyve vermeyeli uzun zaman olmuştu. Ama o, farklı farklı bedenlerde umut meyveleri büyütmenin yolunu keşfetmişti, onu en mutlu eden şey buydu.

26 Mart 2011 Cumartesi

Yeşil Süveterli Kız



"O mesajı hiç atmamalıydım"
Hiç...
"Keşke bunun bir geri dönüşü olsaydı !"
Keşke...

Ağaçlı yolda yürürken aklından bunlar geçiyordu. Burayı kaç defa hayallerine mekan olarak kullanmıştı, kim bilir. Gözünü kapatıp da kalbinin hükmüne girdiği zamanlarda, onu hep ağaçlarla beraber resmederdi. Ne de olsa okulun tek romantik yeriydi şüphesiz. Dışarıda betonun soğukluğu, insanın somurtkanlığıyla yarışırken, kavak dallarıyla çevrili bu yerde ilham perisiyle doyasıya sohbet edebiliyordu. Şimdi ise bu yol sadece tereddütlü bir yalnızlığın içinden geçiyordu. Ne diyebilirdi ki, hayatın garip ironilerinden biri...

Önceden sözleştikleri noktaya yaklaşıyordu. Her adımda aklının bir başka köşesini ele geçiren sorular onu bunaltıyordu:

"Ya beni hiç dinlemezse?"
"Ya bana soğuk davranırsa?"
"Ya geç kaldıysam?"

Geç kalmamalıydı. Kendisi için bu kadar önemli bir buluşmaya geç kalmamalıydı. Adımlarını sıklaştırdı. Önünde dönmesi gereken sadece bir köşe kalmıştı. Hızlı hızlı nefes alıyordu artık. Köşeyi dönerken nefesinin kesildiğini hissediyordu.

Geç kalmamıştı. Kafenin önünde birçok kişi vardı ama o yoktu. Buluşma yerini ayarlarken beraber yemek yemeyi planlamıştı ama şimdiki heyecanıyla boğazından bir lokmanın bile geçebileceğini sanmıyordu. Beklemeye koyuldu. Her zaman yaptığı gibi, gördüğü kişileri onunla karşılaştırdı. Ve yine her zamanki sonuca vardı. "İnsan en beğendiğine mi aşık olur, yoksa aşık olunca mı en beğendiği o olur ?" diye düşündü. Cevap veremedi, vermek de istemiyordu. Yalnızca onu görmek ve kalbindekileri söylemek istiyordu. Umutlu bir yolculuk değildi, rotası bile belliydi hatta. Yine de göğsündeki bu mezarı görünce onun ne yapacağını merak ediyordu, beyaz bir karanfil mi atacaktı yoksa ıslık çalarak yanından mı geçecekti?